Cafe Society: Aşkın ”Hollywood” hali

Burcu B. Bilgin

Woody Allen aslında bir bakıma futbol gibidir. Sevenler fanatiği olur, sevmeyenler ise başkalarının ondan ne anladığına akıl sır erdiremez. Kendine özgü sinema dili olan, hikayeleri ve ilişkileri birbirine saç örgüsü gibi bağlı çok sayıda enteresan karakter barındıran, sinematografik açıdan görsel bir şölen sunan, müzikleri ve mekanları nostaljik, dili ironik, sınıfsal ilişkilere, toplum yapısına, hayata ve inançlara her zaman eleştirel bir gözle bakan filmleriyle Woody Allen, ”kendine has” yönetmenlerdendir.

Bu yıl Cannes Film Festivali’nin açılış filmi olan Cafe Society de işte bu 81 yaşındaki sinema ustasının, konusu 1930’lu yıllarda geçen son filmi. Masrafsız filmler yaptığını, bütçesini kendisinin bulduğunu, filmlerinin ise her zaman gişede ”kendini kurtardığını” belirten usta yönetmen, Cafe Society ile ilginç bir de rekor kırdı. ABD’de 5 sinemada gala yapan film, 2016 yılının ”en iyi gala açılışı” yapan yapımı oldu.

Oyuncu seçimleriyle her daim ilgi odağı olan ve her filmini yıldızlar geçidine dönüştüren Allen, bu filminde de Batman v Superman: Adaletin Şafağı filminde Superman’in azılı düşmanı Lex Luthor rolüyle izlediğimiz Jesse Eisenberg, Alacakaranlık serisinin yıldızı Kristen Stewart, Oscar adayı Büyük Açık filminde rol alan Steve Carrell ve Gossip Girl ile tanınan Blave Lively’nin yanı sıra, Parker Posey, Corey Stoll, Anna Camp ve Ken Stott’ı buluşturuyor. Peki, eleştirmenlerden de çok parlak yorumlar alan bu filmin sihri nerede?

 

Cafe Society

 

-Anlatıcımız yine Woody Allen-

Filmlerinde roman sayfalarında gezinir gibi bir ortamı anlatıcı aracılığıyla sağlayan Woody Allen’ın her zaman olduğu gibi anlatıcısı yine kendisi. Allen’ın anlatımıyla Hollywood’da renkli bir partide başlayan film, temelde garip fertleri olan bir aileye sahip bulunan Bobby Dorfman’ın (Jesse Eisenberg) hikayesini anlatıyor. Film, yan hikaye olarak ise 1930’ların sinema sektörü, Hollywood’un kirli ayak oyunları, şöhretin sahte ışıklarıyla Los Angeles’ı, mafya ve silahların, paranın ve politik oyunların konuştuğu dünyasıyla da New York’u merkezine alıyor.

Filmde, parıltılı partide gelen telefonla ünlü yıldızların menajeri olan Phil (Steve Carrell), saf, mütevazı ve çekingen bir genç olan yeğeni Bobby’nin yanına geleceği haberini alıyor. Sıkıcı hayatından usanan Bobby, Hollywood’a geliyor ve macera başlıyor. Phil’in ajansında çalışmaya başlayan Bobby, Hollywood’un skandal, dedikodu ve güzel kadınlarla dolu göz kamaştırıcı dünyasına ilk başlarda hayran kalsa da kısa sürüyor. Bu esnada ”o parıltılı hayattan” uzak gördüğü, kalbine dokunan bir kadınla, dayısının sekreteri Vonnie (Kristen Stewart) ile tanışınca genç adamın hayatı değişiyor.

 

 

-Eldiven gibi saran film-

Hollywood’un 30’larda olduğu kadar bir bakıma çok da değişmeyen şimdiki haline de eleştiri oklarını saplayan Cafe Society, lüks villalar, pırıltılı hayatlar ve şöhret arasında yitip giden insanların öyküsünü işliyor. Filmde, yıldız olmaya çalışırken hayat kadını olmuş genç bir kadının yer aldığı sekans, bu mesajı veren en vurucu bölümlerden.

New York ise bu kez bize madalyonun diğer yüzünü gösteriyor. Bu kez de politika, silah ve para konuşuyor ve insan ilişkileri de bunların üzerine kuruluyor.

Allen, her filminde olduğu gibi inanç sistemine de eleştiri getiriyor. Filmin sonlarına doğru Bobby’nin anne ve babasının dinleri Musevilik’ten söz ederken babanın, ”Yahudilik’te öbür dünya olsaydı çok daha fazla müşterisi olurdu” sözleri bu eleştiriyi çarpıcı biçimde veren bölüm oluyor.

 

Cafe society

 

Kırık bir aşk hikayesi üzerine kurulan filmin iki başrol oyuncusu da rolünün hakkını veriyor. Superman’in ezeli düşmanı Lex Luthor’a getirdiği yorumla Batman v Superman’in belki de ”tek iyi şeyi” olan Eisenberg, Bobby rolünde bir star. Kristen Stewart ise sanki 1930’lardan çıkagelmiş gibi rolüne oturuyor. Steve Carrell başta gelmek üzere diğer tüm oyuncular da yapbozun parçalarını başarıyla tamamlıyor.

2010’lu yıllarda iki büyük hite imza attı Woody Allen. Cafe Society, ne Mavi Yasemin gibi insana küt diye yumruğu indiren, sersemleten bir baş yapıt, ne de Paris’te Gece Yarısı gibi fantastik dünyanın kapılarını açan farklı bir deneme. Bu, her yönüyle klasik bir Woody Allen filmi. İzleyiciyi sarsmaktan çok eldiven gibi saran bir yapım. Film ajandanızda mutlaka yer ayırarak izlemenizi öneririm.

Yorum Yapılmamış: "Cafe Society: Aşkın ''Hollywood'' hali"

    Yorum yap

    E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

    ""