Burcu B. Bilgin
(9.0/10)
Yıllardır ekranın en ilgi çekici yapımlarının başında gelen tıp dramaları arasında biri iki sezondur dikkatleri üzerine çekiyor. Toplamda 50 dalda aday olduğu ödüllerin 40’ını evine götürmeyi başaran The Pitt, başarısını en çok da “gerçekçi” olmasına borçlu.
Bir acil serviste yaşananları en yalın haliyle izleyicinin önüne koyan diziyi izleyip sizler için değerlendirdim:
Dizinin fragmanı için linke tıklayın:
Acil Servis/E.R dizisinin yapımcıları tarafından ekrana getirilen The Pitt’in başrolünde Noah Wyle var. Bu dizide 15 yıl ve 254 bölüm boyunca Doktor John Carter adlı karakteri canlandıran Wyle, aynı diziyle üne kavuşan George Clooney’den çok daha kıdemli. (Clooney, 104 bölümde oynadı)
Senaryosunu R. Scott Gemmill’in yazdığı The Pitt için doktor önlüğünü yeniden giyen Wyle, dizide Pittsburgh Travma Merkezi’nde (Pittsburgh Trauma Teaching Hospital) ekibiyle beraber ter döküyor. Sağlık çalışanlarının 15 saatlik mesaisinin her saati ayrı bir bölümde ekrana geliyor.
Bazı tıp dizilerinde bembeyaz önlükleri içinde gezinen çekici doktorlar ekrana gelirken, The Pitt seyircisine Winston Churchill’in dediği gibi sadece kan, zahmet, ter ve gözyaşı vaat ediyor.
Kimi zaman değiştirmeye bile fırsat bulamadıkları mavi acil servis önlükleri içinde koşuşturan, tuvalete gitmeye bile vakitleri olmayan, yine de saatlerce bekleşen hastalara yetişemeyen ekip, sağlık çalışanlarının gerçek hayattaki çilesini birebir çekiyor.
Dizide diğer tıp dramalarından farklı olarak ekibin yarısından çoğunu kadınlar oluşturuyor. Acil servis içerisinde değişik etnik grup ve milliyetten sağlık çalışanları mevcut.
Çoğu hastane dizisinde çekici kadın hemşireler görev yaparken, Pittburg Travma Merkezi’ndeki hemşirelerin çoğu erkek. Böylece diğer tıp dizilerindeki beyaz erkek doktor/beyaz kadın hemşire formülü de burada işlemiyor.
Yine bu yarı belgesel havasındaki yapımda, House M.D dizisindeki Allison Cameron veya Grey’s Anatomy’deki Derek Shepherd gibi doktorlar yerine yerdeki kana basıp düşen, ayağındaki elektronik kelepçeyi rahat çalışmak için etkisiz hale getiren, hatta iş başa düşünce görev tanımının dışına çıkıp fare öldürmek zorunda kalan doktorlar izliyoruz.
Her işi kendileri yapmak zorunda kaldıkları gibi destek olması gereken hastane yönetiminin köstek olduğu sağlık çalışanları, zorluklara karşın meşakkatle çalışmayı sürdürüyor, hatta bazen çift mesai bile yeterli olmuyor.
Zaten “The Pitt-Çukur” da bu ortamın karşılığını vermek için sağlık çalışanları tarafından acil servise verilmiş bir isim. Hastane yönetimi buna kızsa da Doktor Robby yeni gelen çalışanları “Çukur’a hoş geldiniz,” diye karşılıyor.
Bir eğitim ve araştırma hastanesi olan Pittsburg Travma Merkezi, gitgide kısılan bütçesi nedeniyle tıp öğrencileri olmasa mevcut kadrosuyla ayakta kalabilecek gibi de değil. Bu sebeple bazen hastalara öğrenciler tek başlarına bakmak zorunda kalabiliyor ve zorlu sınavlar atlatıyor.
Acil servisteki koşuşturma bir yana, bankonun önünde yine de kaos, hastalardan yükselen itirazlar var. Kazalar, patlamalar, zehirlenmeler, şoklar gibi “çok acil” durumdaki hastalar dışındakiler bazen tüm günü bekleyerek geçirse de sıra onlara gelmeyebiliyor.
Eğer sırasını bekleyecek kadar sabırlı, kapıda ölmeyecek derecede dayanıklıysa hasta nihayet içeri girme şansını elde ediyor.
Ancak bu kalabalığa, kaosa ve koşuşturmaya rağmen içeri giren hastalar, sağlık çalışanlarından yakın ilgi görüyor ve şikayetleri dikkatle dinleniyor.
Başta bu servisin başındaki Doktor Michail Robinavitch ya da herkesin çağırdığı ismiyle Doktor Robby (Noah Wyle) bu yapının mimarı. Çalışkan, özverili, disiplinli, bu servisin dışında bir özel hayatı bile olmayan Robby, kimi zaman genç doktorları ve öğrencileri sertçe uyarsa da aslında The Pitt’in “Mahmut Hoca”sı gibi.
COVID döneminde yaşadıkları yüzünden travma sonrası stres bozukluğu geliştiren Doktor Robinavitch, zaman zaman da önemli psikolojik kırılmalar yaşıyor.
Bunların en keskini ise, kendini temizlik odasına kapatıp anksiyete krizi geçirdiği sahnede gözler önüne seriliyor. Öyle ki tıp öğrencisi Dennis Whitaker (Gerran Howell) tarafından burada bulunduğu anlar, doktorların da birer makine olmadığını bir kez daha gözler önüne seriyor.
Hastanenin acil servisini ayakta tutan bir başka kişi ise Başhemşire Dana Evans (Katherine LaNasa). Dana, krizleri yönetmesiyle, disiplini sağlamasıyla, yönetim becerisiyle acil servisin ana damarı.
Bu “tatlı sert” karakter sayesinde acil serviste sistemin tamamen kapandığı veya bir saldırıda sayısız hastanın acil servise doluştuğu krizler bile atlatılabiliyor.
Esasen bu krizler anlık atlatılsa da bu, The Pitt’te yeni krizlerin olmayacağı anlamına gelmiyor. Çünkü burada hiçbir şeyi garantisi yok. Eski hastalar yerlerini yenilerine bırakıyor, daha büyük olaylar kopuyor, mesailer uzadıkça uzuyor.
Dolayısıyla kimi hastane dizilerinde olduğu gibi mesai sonrası doktorların hep birlikte bara gidip sosyalleştiği finaller izlemiyorsunuz. Olsa olsa işler olur da biterse hastanenin önündeki parkta banka oturup kutu bira içebiliyorlar.
İlk sezonda servisin acemisi olan doktorlar, kendilerini akla, hayale sığmayacak türlü vakanın içinde buluyorlar ve işi zor yoldan öğreniyorlar. İkinci sezonda ise onlar kıdemli oluyor, yeni öğrenciler geliyor.
Kalacak yeri bile olmadığı için ilk sezon gizlice hastanede kalan intörn Whitaker, sivri dilli arkadaşı asistan Trinity Santos (Isa Briones), tanınmış doktorlar olan ebeveynlerinin gölgesinde kalan son sınıftaki Victoria Javadi (Shabana Azeez) ve ikinci sezonda gelen iki öğrenci olan sarkastik Joy Kwon (Irene Choi) ve her şeyi bildiğini zannederken mesleğin acı yönleriyle yüzleşen James Ogilvie (Lucas Iverson)
Acil servisin kadrolu doktorları ise otistik kızkardeşi için çırpınan, kendinden vazgeçmiş Melissa King (Taylor Dearden), meslek etiğini çiğnediği için hedef olan Frank Langdon (Patrick Ball), hesaplanamaz davranışlarıyla Cassie McKay (Fiona Dourif), annesinin yarattığı stresle işi arasına sıkışan Samira Mohan (Supriya Ganesh) , gece mesaisinin sorumlusu Jack Abbot (Shawn Hatosy) ile Robby’nin üç aylık izninde servisi idare edecek olan Doktor Al Hashimi (Sepideh Moafi)
The Pitt, vakalara yoğunlaşmak kadar sağlık sisteminin yaralarına da parmak basıyor. Şiddete uğrayan sağlık çalışanları, sigortası karşılamadığı için tedavisi aksayan hastalar, hastaneye getirilen evsizler, hastaneden para koparmak için doktorları töhmet altında bırakan hasta yakınları da dizinin konularından.
Bu zor ortamda bile vefat eden hastalar için özel bir odada tören düzenleyerek onları uğurlayan çalışanlar, hastaları buradan gelip geçen yolcular gibi değil hayatlarından birer parça gibi gördüklerini gözler önüne seriyor.
Kalacak yeri bile olmadığını saklayan, travma sonrası stres bozukluğu yaşayan, sabıkası bulunan, influencırlık yaparak milyonlarca takipçi kazanan, savaş gazisi olması nedeniyle bacağı ampute edildiğinden protezle yaşayan doktorlar, aynı serviste beraber görev yapıyor.
Bu sağlık çalışanları Doktor Dennis’in söylediği gibi “hastaların en kötü gününde yanlarında olmak” için varlar. Öyle ki hastasının kelepçesini çıkarmayan polisi uyardığı için tutuklanmak pahasına da olsa…
Dizinin teknik yönüne bakacak olursak hastane ortamını kaosa uydurmak için gözleri alan, sert floresan ışıklar kullanılıyor. Sedyeler üzerinde acil servise getirilen hastaları çekerken ise zaman zaman balık gözü kamera kullanılıyor.
Koridorlara park etmiş sedyeler üzerinde bekleşen hastaları, koşuşturan doktorları, ortamdaki karmaşayı geniş açılı kamerayla görürken, o zorlukları yaşar gibi oluyoruz.
Bu arada, hastaneye sadece parçalanmış insanlar, saldırı kurbanları, ölüm ile yaşam arasında çırpınan hastalar gelmiyor. Burnuna oyuncak sokan yaramazlar, içkinin dozunu kaçıran gençler, çekim yaparken yaralanan influencerlar, besin takviyeleri yüzünden zehirlenen veganlar, takma kirpiklerini göz kapaklarına yapıştıran modeller, bikinisiyle fazla sıcak altında kalanlar da buranın kapısını çalıyor.
Oyunculuklara gelince Noah Wyle, dizinin lokomotifi ve bunu da zaten “En İyi Erkek Oyuncu” dalında aldığı Emmy Ödülü ile taçlandırmış durumda.
Çalışanlara karşı kibir ile tevazu arasında gidip gelen, ama hastalara her zaman empati ve şefkatle yaklaşan Doktor Michael Robinavitch rolünde harikalar yaratıyor.
Yine Başhemşire Dana Evans’ı canlandıran Katherine LaNasa da bu yıl “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” dalında Emmy kazandı ve bunu da fazlasıyla hak ediyor.
Tüm kadrosu güçlü olmakla beraber ekip içinde Santos rolündeki Isa Briones, Melisa King rolündeki Taylor Dearden ve Doktor McKay rolündeki Fiona Douriff’ öne çıkıyor.
Dizinin “Truva Atı” ise Doktor Frank Langdon rolündeki Patrick Ball. Doktor Langdon öyle “tekinsiz” ki”Dikkat ateşle yaklaşmayın,” uyarısı yapılacak kadar beklenmedik bir karakter. Ball da onu başarıyla canlandırıyor.
Doktorların da hatasıyla, sevabıyla insan olduğunu, önemli olanın hatalardan ders çıkarmak olduğunu, ancak bazen bunun da yetmediğini gösteren bu karakter, dizinin iyi niyetli kötü çocuğu.
The Pitt’in zayıf yönlerine gelecek olursak, zaman zaman kimi karakterlerin fazla didaktik olmasını bunların başında sayabiliriz. Fazla eğitici, öğretici karakterlerin başında ise Santos, McKay ve Al-Hashimi geliyor. Vakaları olmadık yerde sosyal hizmetlerin, polisin, otoritelerin, hastane yönetiminin konusu haline getiren bu doktorlar işi kimi zaman çok zora sokuyor.
Diğer taraftan, saat saat bir acil servisin hikayesini anlatılması dizinin kurgusunun bir parçası olsa da bu parçalı yapı ilgiyi artırsa da kimi konuların havada kalmasına sebep olabiliyor.
Netice itibarıyla The Pitt, izleyiciyi sonuna kadar gerçekliğin ortasına çeken, bir hastanenin acil servisinde ne oluyorsa hepsini gösteren bir dizi.
Olanı görmekten, zorluklara tanık olmaktan çekinmeyen, pırıl pırıl hastaneler ve tertemiz önlüklü doktorlar yerine koridorda fare öldürmek zorunda kalan cefakar sağlık çalışanlarını görmek isteyenler için bu dizi biçilmiş kaftan. Mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum.
























Yorum Yapılmamış: "The Pitt: "Gerçek" doktorlar iş başında"