Burcu B. Bilgin
Cannes Film Festivali’nde elde ettiği büyük başarının ardından Altın Küre ve Oscar da kazanan Manevi Değer/Sentimental Value, son yılların üzerinde en çok konuşulan filmlerinden biri unvanını kazandı.
Festivaller ve sinema salonlarının ardından şu günlerde MUBI’de gösterime giren filmi izleyip sizler için değerlendirdim:
Fragmanı Youtube’da izlemek için linke tıklayın
Dünyanın En Kötü İnsanı/The Worst Person in the World isimli 2021 yapımı filmle dikkatleri üzerine çeken Norveçli yönetmen Joachim Trier’in imzasını taşıyan film, yönetmenin yedinci uzun metrajlı filmi.
Bu arada merak edenler için küçük bir not: Joachim Trier ile ünlü yönetmen Lars von Trier arasında bir bağ var ama uzaktan akrabalık düzeyinde.
Bu ödüllü yapımda, Dünyanın En Kötü İnsanı filminde de başrolü üstlenen Renate Reinsve, kuzeyin ünlü aktörler ailesinin babası Stellan Skarsgård-ailenin diğer ünlü oyuncu üyeleri sırasıyla Alexander, Gustaf, Bill, Valter, Ossian ile Kolbjörn Skarsgård- ve Inga Ibsdotter Lilleaas’ı başrolde izliyoruz.
Filmin diğer oyuncuları Elle Fanning, Anders Daniels Lie, Jesper Christensen, Lena Endre, Andreas Stoltenberg Granerud, Øyvind Hesjedal Loven, Lars Väringer ve Vilde Søyland.
Film, dış anlatıcının sesinden Nora (Renate Reinsve) ve Agnes (Inga Ibsdotter Lilleaas) Borg kardeşlerin, kırmızı boyalı, ahşap evlerinde geçirdikleri çocukluk günlerinin anlatımıyla başlıyor.
Bu esnada aslında filmin tüm oyunculardan da çok daha fazla başrolünde olan bu ilginç evle tanışıyoruz. Yirminci yüzyıl başında korkunç trajedilerden travmalara ve depresif anlara, eğlenceli partilerden çocukça oyunlara kadar her şeye sahne olmuş ev, hem yıllara meydan okuyan varoluşuyla, hem de metaforik olarak sürekli karşımıza çıkıyor.
Öyle ki filmin içerisinde evin her metrekaresini başarıyla kullanan yönetmen Trier, bu üç katlı enteresan yapının duvarındaki çatlakla aile içindeki çatlakları, ahşap merdivenleriyle çocukların neşeli koşuşturmalarını, fotoğraflarla hüznü, kırmızı vazoyla filme ismini veren manevi değerleri, pencereleriyle çocukluk çağında babaları Gustav’ın (Stellan Skarsgård) sonra da kızlarının umutsuzluğunu yansıtıyor.
Hüznün ve mutluluğun ayrı ayrı sembolü olan ev, açılış sahnesinden hemen sonra yıllar sonra kendisine misafir gibi gelen “sahibi” Gustav’ı ağırlıyor. Uzak geçirdiği senelerin ardından farklı sebeplerle gelen Gustav, hiçbir şeyi bıraktığı gibi bulamıyor, çok şey yaşayan ev dahil.
Eşiyle yaşadığı büyük tartışma ve kavgaların ardından evliliğini bitiren, ancak bağını sadece karısıyla değil kızlarıyla da koparan Gustav, aradan geçen yılların kızlarının onunla olan bağlarını nasıl zayıflattığını görmüyor veya görmezden geliyor.
Artık 70’li yaşlarını süren ve daha Agnes çocukken çektiği filmden beri, yani tam 15 yıl boyunca yeni bir uzun metrajlı filme imza atmayan yönetmen Gustav, ömrünün son yıllarında hem aile bağlarını yeniden kurmayı, hem de bu filmi yapmayı hedefliyor. Ancak planları istediği gibi işlemiyor.
Projeksiyonu kızlarını henüz çocukken bırakıp İsveç’e yerleşen Gustav’dan, büyük kızına çevirecek olursak baba travmasını yoğun ya da göz önünde yaşayan kişi Nora.
Babasının sahnede sadece bir kere izlediği ve onda da oyunun yarısında çıktığı aktris Nora, belki de bu “izlenmeyi tercih edilmemesinin” travmasını öyle bir omuzlarında hissediyor ki her sahneye çıkışı öncesinde büyük panik ataklar geçiriyor.
Zaten işi dışında da her şey güllük gülistanlık diyemeyiz. Kaygılı bir bağlanma davranışı sergileyen Nora, hayatına tam da babasına benzer, yani kaçıngan bağlanan bir adamı alıyor. Bu da zaten sürekli sallantıda olan özel yaşamını iyice karmaşaya sokuyor.
Diğer taraftan bu vurgu filmde öyle bir yerden verilmiş ki Nora, sahnede de trajik sonuyla tanınan Shakespeare’in Ophelia’sını oynuyor. Sadece kızkardeşi ve yeğeni Erik (Øyvind Hesjedal Loven) ile bağları sağlam olan Nora, aslında duvarında derin bir çatlak olan evlerine benziyor.
Nora’nın seçtiği meslek bile babası ile arasında kalın bir duvar örmeye yetiyor. Her fırsatta tiyatrodan sıkıldığını, sevdiği yazar Çehov’un bile tiyatro eserlerini okumaya dayanamadığını vurgulayan Gustav, kızının dizi çalışmasını da eleştiriyor. “Sorun sen değilsin, sen iyi oynuyorsun,” diye savunma yapmaya çalışsa da aslında diziyi de hiç izlemediği ortaya çıkıyor.
“Bir oyuncuyla asla evlenmezdim,” diyerek Nora’yı iğnelediği tartışmada kızı da dayanamayarak ekliyor: “Ama yatmakta sakınca görmezsin.” Bu kısacık cümleyle Gustav’ın İsveç yıllarına dair çok şey öğreniyoruz.
Ailenin en küçük ferdi Agnes ise aile kurmuş, babası ve kızkardeşinin aksine kariyerini sahne ve film dünyasına yönlendirmemiş, her şeyi kararında yaşayan, pozitif biri izlenimi veriyor.
Aslında travmasını içine gömen Agnes, çocukluğunda babasının filminde rol aldığı dönemde yaşadığı mutluluğu onun uzaklaşmasıyla bıçak gibi kesilen, annesinin yapmadığı anneliği ablası Nora’nın üstlendiği, duygularını dışarı olumlu yansıtmaya çalışan biri.
Aslında onun seçtiği erkek de babasının başka yönlerini taşıyor. Agnes’in hayatında fiziken var görünen Even (Andreas Stoltenberg Granerud) sürekli gözü telefonunda, aile sohbetleri sırasında oyun oynayan, önemli bir şey anlatılırken önüne bakan biri.
Bu durumda Nora ile Agnes’e hayatları boyunca birbirine dayanmak kalıyor. Yönetmen Trier, iki kızkardeş arasındaki bu hayata bakış açısındaki tezatı Nora’nın sahnelerini karanlık, Agnes’in sahnelerini ise aydınlık tonlarda çekerek belirliyor ve ışığı bu anlamda başarıyla kullanıyor.
Aslında ailenin travmasını sadece bu çekirdek ailenin yaşadıklarıyla tanımlamak da mümkün değil. “Hiçbir şey gölgelerden güzel olamaz,” diyen Gustav’ın gölgelere sığınmasının ardında büyük bir trajedi var.
Gustav’ın annesi Karin Irgens’in (Borg) Norveç’in Nazi işgaline uğradığı yıllarda yaşadıkları, arkasından geçen yıllarda bir hayat, aile kursa da geçmeyen üzüntüsü bir drama neden oluyor ve ev de bunun en büyük tanığı haline geliyor.
Arkasından ev, teyze Edith ve onun eğlenceli arkadaşlarının partilerine sahne oluyor. Gustav, aynı kızları gibi pencerenin önünde günlerini geçirirken ev belki de en neşeli zamanlarını yaşıyor.
Dolayısıyla Agnes’e ablası Nora, Gustav’a teyzesi Edith annelik ediyor. Ailede kuşaklar boyu anne ve baba sorunları yaşayan bu fertlerin tüm dramına ise yine söylemek gerekirse ev şahit oluyor.
Filmin bir diğer yüzünde ise babalarının boşluğunu doldurmak isteyen Nora ve Agnes’i bir yana bırakıp kızlarının boşluğunu doldurmaya çabalayan Gustav’ın yaşadıklarını seyrediyoruz.
Film için beklediği desteği Nora’dan bulamayan Gustav, boşluğunu Amerikalı bir oyuncu olan Rachel Kemp (Elle Fanning) ile doldurmaya çalışıyor. Öyle ki kızı yerine koyduğu Kemp’ten saçını Nora’nın rengine boyamasını istiyor, onunla film galalarında boş gösteriyor, uzun sohbetler yapıyor.
Durumun absürtlüğü Rachel’ı da sarsmış olacak ki Nora ile tanışmak istiyor ve onu ziyaret ediyor. İş için giriştiği bu serüvenin sonucunda kendini aile dramının içinde bulan Rachel Kemp, sonunda bir kaçış yoluna başvurmak zorunda kalıyor.
Dolayısıyla kızı Nora’ya “Öfkeli birini sevmek zor,” diyen Gustav, aslında onu o kadar çok seviyor ve kendine benzetiyor ki bu durum onun tuhaf hareketler sergilemesine yol açıyor.
Filmin, geçmişe gidiş gelişlerle de desteklenen bu minimalist anlatımı izleyiciyi bu parçalı kurguya rağmen yormuyor. Çünkü Manevi Değer’in bir şeyleri çok hızlı, derinlemesine ve detaylı anlatmak gibi bir derdi yok.
Zaten çoğu zaman da anlatmıyor, gösteriyor ve bu gösterdiği tek bir kare dünyalara bedel oluyor. Bu bazen duvardaki bir çatlak, bazen tek başına gezinen bir kişi, bazen dede ile torunun çektiği filmden bir kare olabiliyor.
Filmin ikinci dramatik dönüm noktasına rastgelen Rachel/Gustav sahnesinin ardından meydana gelen ani bir olay, ailenin hayatında yeni bir sayfanın açılmasına da sebep oluyor. Ancak bu sıkıntılı gelişmenin aileye etkisini yönetmen Joachim Trier, sert tondan değil çok yumuşak bir tondan görüyor ve yine beyaz renklerle seyirciyi kucaklıyor.
Bu kısımların öncesinde, kızları ile baba Gustav’ın birbirine dönüştüğünü gösteren, görüntülerin birbirine geçtiği sahne ise Trier’in yönetmenlik becerisindeki üst dereceyi gözler önüne seren müthiş bir an.
Filmin final sekansı ise herkes kadar bir yüzyıla tanıklık etmiş evin de dönüştüğü bir sahneyle Manevi Değer izleyicisini uğurluyor.
Arkasından ise film boyunca hem beklenen, ancak bir o kadar da sürpriz olan, yani bu birbirine zıt iki durumu bir potada eriten finali izliyoruz. İki saatin üzerindeki bu yolculukla hemen herkes, kendi hayatıyla bağ kuruyor, pişmanlıklarını, öfkesini, üzüntülerini, sevinçlerini gözden geçiriyor belki de. Yani film, sadece bir öykü anlatmıyor izleyiciye de ayna tutuyor aynı zamanda…
Dolayısıyla Manevi Değer, üç başrol oyuncusunun başarılı performanslarıyla ayrıca taçlansa da “Sinema bir yönetmen sanatıdır,” sözünü bir kez daha hatırlatan bir film. Kazandığı ödülleri sonuna kadar hak eden film, yönetmen Joachim Trier’in başyapıtı niteliğinde.
Hayatın çok ilginç değil sıradan öykülerle değer kazandığını bilenler başta gelmek üzere herkese izlemesini tavsiye ederim.




















Yorum Yapılmamış: "Manevi Değer: Babalar ve Kızları"