Burcu B. Bilgin
(8.5/10)
Ünlü yönetmen Christopher Nolan’ın uzun süredir merakla beklenen yüksek bütçeli filmi The Odyssey izleyiciyle buluştu.
Filmi izleyip sizler için değerlendirdim:
The Odyssey’nin resmi fragmanı için tıklayın
Homeros’un başyapıtı Odyssey temel alınarak beyazperdeye aktarılan Nolan filminde Ithaka Kralı Odyssey’yi Matt Damon, oğlu Telemachus’u Tom Holland, eşi Penelope’yi ise Anne Hathaway canlandırıyor.
Filmde diğer rollerde Robert Pattinson, Travis Scott, Zendaya, Charlize Theron, Elliot Page, Corey Hawkins, John Leguizamo, Mia Goth, Elliot Page,Lupita Nyong’o, Samantha Morton ve Jarreth J. Merz yer alıyor.
İzleyiciyi zamanın eğilip büküldüğü Tenet, Inception, Interstellar gibi evrenlere sürüklediği kadar Dunkirk, Oppenheimer gibi tarihin belli dönemlerinde yolculuğa da çıkaran Christopher Nolan, bu defa filmografisinde yeni bir sayfa açıyor.
Bu kez mitolojik bir serüvene girişen Nolan, Wolfgang Petersen’in 2004 yapımı Troy filminden 22 sene sonra Truva Savaşı’nı anlatan bir başka epik macera sunuyor.
Döneminin fırtınalar estiren filmi Troy da Homeros’un İlyada destanından esinlenerek Game of Thrones’un da senaristi olan David Benioff tarafından senaryolaştırılmıştı.
Aşil’i Brad Pitt’in, Paris’i Orlando Bloom’un, Hector’u Eric Bana’nın, Odyssey’yi ise Sean Bean’in canlandırdığı film, Truva Savaşı’nın nasıl başladığını ve ardından yaşananları anlatıyor.
The Odyssey ise Truva Savaşı için ülkesinden tam 20 yıl önce çıkıp giden Kral Odyssey’nin arkasında bıraktığı krallığın tamamen başıbozuk bir düzen içinde kaldığı bir zaman diliminde başlıyor.
Oğul Telemachus, Odyssey’nin dönmemesi üzerine onun öldüğünü düşünerek sarayını işgal eden, Kraliçe Penelope ile evlenip yeni kral olmak isteyen kaba saba soylu grubuyla mücadele ediyor. Bu grup sarayı talan ederken kendini odasına kapayan Penelope ise hala eşini bekliyor.
Başlarını Antonius’un (Robert Pattinson) çektiği bu güruha söz dinletemeyen Telemachus’un çevresinde mentoru (Ryan Hurst), kör dilenci Eumaeus (John Leguizamo) ve babası Odyssey’den yadigar kalan 20 yaşındaki sadık köpek Argos’tan başka kimse de yok.
Tek çözümün babasını bulmak olduğunu düşünen Telemachus, annesine de haber vermeden gizlice yola çıkıyor ve macera başlıyor.
Homeros’un da yaptığını tekrarlayarak doğrusal zaman kullanılmayan, flashback ve flash forwardlarla, öyküde geriye dönüşler ve ileriye gidişler yapan film, bu zaman sıçramalarıyla Nolan’ın tarzı olan geçişleri içeriyor.
Truva düştükten sonra adamlarıyla yola düşen Odyssey, deniz perisi Kalypso (Charlize Theron) tarafından Ogygia Adası’nda tutulsa da yaşadığı serüveni ve birlikte yola çıktığı kader arkadaşlarının akıbetini hatırlamıyor.
Nolan’ın ünlü klasiklerinden Memento’nun başkahramanı Leonard Shelby (Guy Pearce) gibi hafızası yok olan Kral Odyssey, 10 yıl savaş, 10 yıl da yolculuğu içeren dönem dahil hiçbir şeyi hatırlamıyor.
Hikaye de buradan Truva Savaşı’na, oradan savaş sonrası çıkılan dönüş yolculuğuna, zaman zaman sadece kendisine görünen bir kadına (Zendaya), bazen bir büste, bazen savaşın yıkımına kopuk kopuk sürüklenen Odyssey’nin zihninde bir karmaşa kol geziyor.
Aslında Zendaya’nın canlandırdığı bu beyaz örtülü kadın, filmin içinde anahtar pozisyonunda çok önemli bir metafor olarak kullanılıyor.
Truva’ya tuzak olarak getirdikleri atın içine saklanan ve böylece kapıları açıp şehre giren ve burayı yakıp yıkan Ithaka askerlerinin parçaladığı büstü temsil eden kadın, bu sebeple devamlı Odyssey’ye görünüyor.
Truva Savaşı sonrasında yola çıkan Odyssey ve askerleri, deniz tanrısı Poseidon’u kızdırdıkları için başlarına gelmedik kalmıyor.
Maceralı ve lanetli bu dönüş yolculuğunda Tepegöz dev Polyphemos ile karşılaşan, kendilerini domuza çeviren büyücü kadın Kirke’nin adasında kalanr, şarkılarıyla denizcileri büyüleyen sirenlerin yanından geçen, Scylla ile Charybdis gibi ölümcül deniz canavarlarından kurtulan ekibin başına sonunda ne geldiğini hatırlayamayan Odyssey, aslında başlarına gelen lanet yüzünden bunları yaşıyor.
Savaşta hile yapan, 10 yıl boyunca süren savaşın yarattığı hiddeti içlerinde biriktiren askerlerini kontrol edemeyerek Truva şehrinin talan edilmesine neden olan, sonrasında ise kendisine yoldaşlık eden askerlerine mezar yeri bile sağlayamayan Odyssey “insan olmanın kurallarını” çiğniyor.
Devasa bir yok etme iştahına sahip olan adamlarının yarattığı yıkımların önüne geçemeyen Kral, büyücü Kirke’nin deyimiyle “disiplin zannedilen barbarlığın” başlamasına Truva atı hilesiyle start vermiş oluyor.
Filmin ilk 1.5 saatlik kısmını Odyssey ve askerlerinin başına gelenlere, geri kalan 1.5 saatlik bölümü ise Kral’ın dönüş yolculuğuna ayıran Nolan, geçişlerle öyküyü finale getiriyor.
Filmin son yarım saati ise doğrusal zamanda akarken, aksiyonun dozu da gitgide artış gösteriyor.
Filmin finaline doğru gidilirken ortaya ilginç bir bilmece çıkıyor. Kraliçe Penelope’nin açtığı bir yarışma, sonun başlangıcının da habercisi oluyor.
Bu arada, teşbihte hata olmaz, hain Antonius rolündeki Robert Pattinson’ı izlerken Game of Thrones’un ünlü Ramsay Bolton’ı akla geliyor.
Final, Nolan’ın gözünden “kahramanın yolculuğunu” anlatan ve bu içsel seyahatin sonunda yaşantısını “tutulamayan sözlerin şarkısı” olarak tanımlayan Kral’ın macerasını konu alıyor.
Bu yolculukta devlerle savaştan domuza dönüşen askerlere, dev dalgalarla ve canavarlarla boğuşulan anlardan kendi hayatının yasını tutmaya kadar uzanan bir dersler silsilesini seyrediyoruz.
Dolayısıyla Homeros’un destanını “kahramanın sonsuz yolculuğuna” çeviren yönetmen, aksiyon, korku, macera, dram öğelerinin tümünü dengeli bir biçimde kullanıyor.
Başta olduğu yerden çok daha farklı bir noktaya gelen, farkındalığı artan ve bu yeni bakış açısını hayatına uyarlayan Odyssey, karakter dönüşümünü tamamlayarak adeta yepyeni bir insan oluyor.
Filmin tamamını IMAX kamerayla çekmeyi tercih eden Christopher Nolan, günümüzün her şeyi CGI tekniğine yükleyip arkasına yaslanan kolaycılığına sapmadığını bir kez daha ispatlıyor.
James Cameron’ın Avatar, Guillermo del Toro’nun Frankenstein filmlerindeki gibi dijital efektlerle klasik sinemacılığı harmanlayan rejisör, sinemanın bir “yönetmen sanatı” olduğunu bir kez daha ispat ediyor.
Film çekimlerinin her anında gerçek bir ekip çalışması sergileyen Nolan, beraberce bir film için ter dökmenin önemini gözler önüne seriyor.
Kurguyu zaman geçişleriyle ilmek ilmek dokuyan, mekanlarla atmosferi tanımlayan, mağara sahnesi, büyücü Kirke’nin evindeki sekanslar gibi anlarla fantastik öğeleri filme katan, bunları dramatik sahnelerle harmanlayan ve noktayı da aksiyonla koyan Nolan, “Bu iş böyle yapılır,” dedirtiyor.
Ancak ufak bir not düşmek gerekirse, Troy filmindeki atın çok daha daha gerçekçi olduğunu, bu filmde kullanılanın sanki Truva Atı gibi durmadığını da söylemek lazım.
Diğer taraftan, Odyssey ile karısı Penelope’nin gençlik yıllarında, yani yirmili yaşlardayken de kırklı, ellili yaşlarda görünmeleri gibi bir sorun var. Aradan geçen 20 yıl da aynı şekilde herhangi bir şey değiştirmiyor.
Oyunculuklara gelecek olursak işin en ağır kısmını Kral Odyssey rolündeki Matt Damon üstlenirken, oyuncu belki de kariyerinin en parlak performanslarından birini üstleniyor. Duygu geçişlerini en üst düzeyde veren Damon, büyük bir alkışı hak ediyor.
Penelope rolündeki Anne Hathaway de kendisine Oscar ödülünü getiren Sefiller/Les Miserables filmindeki Fantine rolünün de ötesinde bir oyunculuğa imza atıyor. Yeni bir ödülün yolda olduğunu düşünüyorum.
Odyssey’nin oğlu Telemachus rolünde Tom Holland, Troy filminin Paris’i Orlando Bloom’u hatırlatıyor. Aktör, Bloom gibi filmdeki güçlü oyuncular arasında eziliyor.
Her tarihsel filmin bir psikopatı olur ya bu filminki de Robert Pattinson’ın canlandırdığı Antonius. Pattinson, bu rolde devleşerek “Yeni bir villain doğuyor,” dedirtiyor.
Kör dilenci Eumaeus (John Leguizamo) ve köpeği Argos, filmdeki “iyi insan katalizörleri” olarak görev alıyor. Arneus rolündeki Ales başarılı bir oyunculuk sergilerken, köpeğin sadakati duygulandırıyor.
Büyücü Kirke rolündeki Samantha Morton, bu kısa roldeki yorumuyla filmin en iyileri arasında yer alıyor.
Dolayısıyla izleyicinin uzun bir süre beklediği The Odyssey, yönetmen Christopher Nolan’ın getirdiği bakış açısıyla güçlenen, senaryosu zaman geçişleriyle dengeli, uzun süresine rağmen sürükleyici, teknik anlamda eski sinema ile yeniyi buluşturan bir film.
Sinemanın sadece yüksek bütçelerle çekilmiş bir efektler yığını olmasının önüne geçen Nolan gibi yönetmenlerin yapıtları bu bakımdan çok değerli. Herkese izlemesini tavsiye ederim.
























Yorum Yapılmamış: "The Odyssey: Kahramanın sonsuz yolculuğu"