Burcu B. Bilgin
(7.0/10)
Başrolünü Tom Cruise’un üstlendiği, dört Oscar ödüllü yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu’nun imzasını taşıyan Digger sinemalarda izleyiciyle buluştu.
Filmi izleyip sizler için inceledim:
Filmin fragmanını Youtube’da izlemek için tıklayın
Tom Cruise’un yanı sıra, Riz Ahmed, John Goodman, Sandra Hüller, Jesse Plemons, Michael Stuhlbarg, Emma Darcy, Stephen Wight ve Bura Gorman’ın rol aldığı film, Teksaslı bir petrol milyarderinin, Kuzey Kutbu’nda sahip olduğu sondaj kuyularının dev bir buz kütlesini koparıp harekete geçirmesi üzerine gezegeni tehlikeye düşürmesinin hikayesi.
Film, kedisi Maggie ile paylaştığı devasa yatağında güne başlayan Digger Rockwell’in (Tom Cruise) güne başlamasıyla açılıyor. Güne “merhaba” dedikten hemen sonra Rockwell, cevap vermediği onlarca e-posta ve telefon aramalarının nedenini öğreniyor.
Petrol aramaları sırasında oluşan çatlağı çok daha önce öğrenmesine karşın umursamayan, şirketinde görevli çevrebilimci Dr. Nirav Ganesh’in (Riz Ahmed) uyarılarını da gözardı eden Digger, olaylarla ilgili kafasında yazdığı yeni hikayeyi kamuoyuna anlatmaya çalışırken her şey iyice rayından çıkıyor.
Bunun üzerine, kendini bir anda ABD Başkanı Compson (John Goodman), Başkan Yardımcısı Edie Fryman (Michael Stuhlbarg), Genelkurmay Başkanı Fitzgerald (Robert John Burke), Savunma Bakanı Amos (Burn Gorman) ve Rahip Moore’un (Stephen Night) karşısında buluveriyor.
Dekora benzeyen bir ortamda, robota benzeyen, kendisi gibi yaşlı ve yorgun görünen kedisinden başka hayatta hiçbir canlıya değer vermeyen Digger, Tom Cruise’un güçlü performansının da etkisiyle daha ilk anlarında izleyiciyi etkisi altına alıyor.
Kendine has vurgulu Teksas aksanı, kendisinin ve kedisinin dışındaki dünyaya karşı umursamazlığı ile bir yandan antipati toplarken öte yandan da kendine çeken Digger, üvey kardeşi Emma (Sandra Hüller) ile atışmalarıyla da iyiden iyiye karakterini ele veriyor. Bu tartışma sırasında da filmin önemli bir metaforu ortaya çıkıyor: Babasından, dedesinden kalma küreği.
Bu kürekle nesiller boyu toprağı kazan, kazarken de milyarlar kazanan Rockwell ailesinin kimliğinde kapitalizmin kanlı eli temsil ediliyor. Filmin özellikle ilk yarısında Inarritu’nun kurduğu ilginç bir kurgusal evren göze çarpıyor.
Teksaslı petrol milyarderinin zenginliği, kedisiyle ve hayatla ilişkisi, petrol çıkarma ısrarı, çevre krizinin gizlenmesi, Başkan ve adamlarıyla görüşmesi ve insanların gerçekleri saklamaya çalışması merak uyandırıyor. Deneysel kara komedi, bu dakikalarda seyircisine keşif imkanı sunuyor.
Ancak filmin tam ortasında Inarritu, sona doğru yapmasının çok daha yerinde olabileceği bir hamleyi sabredemeyip önceden yapıyor ve yaşananların bir tiyatronun parçası olduğunu görüyoruz.
Bunu fark etmemizle beraber bir şeylerin “oyun” olduğu ortaya çıkıyor ama bunun o noktada bütüne bir katkısı da olmuyor. Yani tiyatro perdesinin arkasını ve oyunun aktörlerini, tiyatronun mutfağını çok da göremiyoruz. Hikaye, oyuna kaldığı yerden büyük bir iştahla devam ediyor ve öykü içinde öykü anlatımının katkısı da sınırlı kalıyor.
Filmin gerçeklikle kurmaca arasında gidip gelmesi yönündeki deneysel anlatı imkanını gerektiği gibi kullanamayan Inarritu, filmin elindeki malzemeye güvenmek yerine özellikle ilk bir saatin ardından gösteriyi daha da büyütmeye başlıyor.
Belki de film, düz bir anlatımla kalsa daha iyi olabilecekken bu bütüne bolca şaşırtmaca katmak uğruna habire farklı şeyler deneniyor. Tiyatro oyunu fikri de yetmiyor, bunların da aslında gerçeklerden esinlendiği gibi bir yola sapılıyor. Derken Digger, tam anlamıyla bir bulamaca dönüşüyor.
Filmde gitgide artan bir dozda mesaj trafiği ortaya çıkıyor ve her tuşa aynı anda basılıyor. Genel Amerikan politikalarından Trump siyasetine göndermelere, kapitalizmden Avrupa’nın ikili politikalarına, Rusya-Çin işbirliğinden çevre krizine kadar her konu ele alınıyor.
Film sonunda yolunu kaybediyor ve iklim krizine aldırmayan Teksaslı milyarderden başlayan öykü, ima etmek yerine kalın kalın çizgilerle mesajlarının altını çiziyor ve kendimizi yüksek dozda didaktikliğin ortasında buluyoruz.
Filme gelebilecek eleştirileri baştan hesap edip cevaplarını önden hazırlayan film, çok enteresan bir sahneye imza atıyor. Oyunda Digger’ı canlandıran aktör Curtis (Tom Cruise) eserin yönetmenine bazı eleştiriler getirince yönetmen de, “Bütün bunlar grotesk, oyun da satirik,” diyor.
Yani seyircinin ve sinema yazarlarının henüz dillendirmediği eleştiriler önceden söylenip bunlara peşinen cevap veriliyor ve onca gürültünün grotesklikten kaynaklandığı savunması yapılıyor.
Alejandro Gonzalez Inarritu, böylece nasıl ki sürprizlerini sona saklayamayıp baştan önümüze koyuyorsa eleştirilere verilecek cevaplar için de aynı ölçüde sabredemiyor.
Hatta belki de dikkati o noktaya çekerek kendi kalesine bilerek gol atma yolunu seçiyor bile denilebilir. Film, “Beni fazla grotesk bulacaksınız ama bunun zaten böyle olması gerekiyor,” demiş oluyor.
Günümüzün politikacılarını, başta da ABD Başkanı Trump’ı eleştiren film, bunu da o kadar karikatürize bir biçimde yapıyor ki mermiler neredeyse hedefini bulmuyor.
Digger, mesela Black Mirror dizisinin “Waldo Time” adlı bölümündeki gibi bir karakter yaratılsa ve çağrışımı davranış ve karakter üzerinden kurup yorumu seyirciye bıraksa belki de her şey çok daha iyi olabilirdi.
Filmin ikinci yarısı boyunca tiyatro içinde film, film içinde tiyatro yapılırken, yani gerçeklikle kurmaca birbirine geçerken aslında hikayenin kendisi de yitip gidiyor.
Biçimsel oyunlar anlatının önüne geçiyor ve böylesine deneysel olmak artık filmin lehine çalışan bir özellik olmaktan çıkıyor. Yoğun mesaj trafiğinden de yer yer kafamız şişiyor.
Kısacası her şeyi anlatmaya çabalarken hiçbir şeyi hakkını vererek anlatamamak gibi bir sorunu var Digger’ın. Bu sebeple de baştan gayet düzgün biçimde çatısını oluşturduğu yapıyı tamamlayamıyor ve sonlara doğru da bu çatı çökme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Buna karşın filmin finalinde gerçekten etkili bir kapanış gerçekleştiriliyor.
Sonuçta eğer öykü biraz daha düzgün anlatılsa, yoğun mesaj trafiği dönmese ve sürprizler sonlara doğru çıksaydı daha derli toplu bir film seyretmiş olacaktık. Bu bakımdan ciddi bir fırsat elden kaçmış görünüyor.
Teknik açıdan baktığımızda Digger gerçekten güçlü bir film. Özellikle Tom Cruise’un evi, bu evin odaları, tiyatronun yapılanması, perde önü ve arkasıyla çok emek verildiği ortada.
Cruise’un geçirdiği büyük dönüşümü sağlayan saç ve makyaj tasarımı ile de üst düzey bir iş çıkaran film, aynı zamanda görüntü yönetimiyle de öne çıkıyor. Özellikle Avrupa Parlamentosu sahnesinde tüm üyelerin aynı tonlardaki kıyafetleriyle bütünleşen pastel tonlardaki renk paleti eşsiz.
Oyunculuklara gelecek olursak aslan payını elbette ki Tom Cruise’a ayırmak gerekiyor. Bu rol için yaşadığı dönüşüm, karakterin içine girişi, vurgulu Teksas aksanı, duygu iniş ve çıkışlarıyla aktör, kendi filmografisinin en iyi işlerinden birine imza atıyor.
Ancak görünen o ki, ne zaman böyle bir atılım yapsa bir şeyler Tom Cruise’un ayağına dolaşıyor. Geçmişte de üstün performans sergilediği rollerin hiçbiriyle Oscar ödülüne uzanamamıştı. Bu kez de neler olacağını zaman gösterecek.
Cruise’un dışında Emma rolüyle Sandra Hüller ve Dr. Ganesh rolüyle Riz Ahmed rollerinin hakkını fazlasıyla veriyor.
Karakterinin yazılmasındaki karikatürizelik bir yana, John Goodman da Başkan Compson rolündeki başarılı performansı ile dikkatleri üzerine çekiyor.
Dolayısıyla Digger, yönetmen ve senarist Inarritu’nun düz anlatımı yetersiz görerek fazlaca deneysellik sularına girmesi, üst üste şaşırtmacalar yapmaya çabalarken yolunu kaybetmesi ve yoğun mesaj trafiğine düşmesi nedeniyle sıkça ofsayta düşüyor.
Eksileri ve artılarıyla izleyiciyi oldukça sıra dışı bir yolculuğa çıkaran Digger, yine de yılın enteresan işlerinden biri. Salt Tom Cruise’un insan üstü çabası ve çarpıcı görselliği için dahi izlenmeye değer.




















Yorum Yapılmamış: "Digger: Hem iyi hem de kötü bir film"